Sâhibi Yok Sorun Yok

Büyük Kalp durmadan hemen önceki anda zamanı dondurmak mümkün olsaydı ve ülkenin sağına soluna bakmış olsaydınız ve tam o anda o son sâniyede herkese bir göz atsay­dınız. Her şey değişmeden önce, bir adam keçiyi sağmaya götürüyordu. Hareketinin orta yerinde keçinin başını okşamak için durmuştu. Her şey değişmeden önce, bir kadın pencereden bir bez çırpıyordu. Bir çocuk sokakta koşuyordu hiç ne­densiz, sâdece koşmanın zevki için. O anda, Büyük Adam’ın hayatının son ânı, son nanosaniyesi oldu­ğunun, bir sonraki nanosaniyede her şeyin değişe­ceğinin kimse farkında değildi. Bırakalım zamanı akışına, görelim adamın keçinin kulaklarına masaj yaptığını, kadının bezi içeri çektiğini, çocuğun kal­dırımda böcek incelemeye son verdiğini. Aslında hiçbir şey değişmemişti. Hayat devam ediyordu. Ama bu sâdece zamanın ve enformasyonun bir fonksiyonuydu. Hayat devam etmiyordu. Büyük lider için de, halkının yaşamı için de. Kalbinin dur­masıyla ne değişecekti ki?

-

Ruth ve Ramon kütüphanenin yanında bir ka­feye gittiler, burası Ruth’un İktisat bölümündeki ofisine çok uzak değildi. Yolda, Ruth Ramon’a tenis antrenmanlarının nasıl gittiğini ve bu yaz Wimbledon’da ne yapabileceği konusunda ne düşündüğünü sordu. Sohbetleri, mimikleri ve hareketleri Stanford’un o kıpır kıpır hâline can katıyordu: insanlar yürüyorlar, bisikletli öğ­renciler birbirine bodoslamadan, mucizevi bir şekilde, son hızla vızır vızır her yandan gelip ge­çiyorlar, Ruth ve Ramon gibi yaya yürüyenlerin arasından mekik dokuyorlardı. Bütün bunların arasında da, anne–baba grupları ve öğrenciler bir gönüllü öğrenci eşliğinde oraya buraya kam­püsü turluyorlardı. Kafeye vardıklarında, Ruth kahvelerin parasını ödedi, bir masaya karşılıklı oturdular.

“Pekâlâ, şimdi de ödüllerin kendilerini nasıl dağıttığını anlat bakalım,” dedi Ramon.

“Ödülleri kazanmanın esas itibariyle iki yolu var…”

“Kendilerini dağıtan ödülleri!”

“Evet. Sabırlı ol. Gerçekten böyle. Bir şeyi daha düşük bir mâliyetle daha etkin şekilde yap­manın bir yolunu bulabilirsen, kârın artar. Yük­sek kâr ödüldür. Yumurtalar bunun bir örneği. Tavuk çiftliklerine giydirilen bütün o teknoloji o yeniliği yapanlar için yüksek kâr demektir, en azından bir süre için. Ya da bir şeyi yapmanın yeni bir yolunu bulabilirsen, fiyatı yüksek olsa bile, tüketiciler hâlâ o şeyi satın almak isteye­ceklerdir. Dolayısıyla, rakibinden daha pahalı bir ürün üreterek de aslında bir ödül kazanman mümkündür.”

“Örneğin.”

“iPhone iPod’un yerine geçti, ki o da bir ka­setçaların yerine geçmişti. Göz ameliyatı kon­takt lenslerin yerini aldı, o da gözlüklerin yerini almıştı. Antibiyotikler hekimlerin yerini alıyor. İyileştirme hâlihazırda sâhip olduğumuz şeyin ne kadar üzerine çıkarsa, sen de mevcut ürün­lerin fiyatının o kadar üzerine çıkabilirsin, kârın da o kadar büyük olur. Ödülün o kadar büyük olur. Yaptığın şeyi ne kadar çok insan severse bu da ödülü artırır. Fiyatlar ve onu tâkip eden kârlar, tüketicilerin doğrudan bir mesaj verme­lerine gerek kalmadan, onların istediği alanlara yaratıcı insanların yönelmesini sağlayan meka­nizmadır. Şu anda ortalıkta sâhibini bekleyen bir sürü ödül var. Elektronik âletler için ömrü çok daha uzun bir batarya bul, ödül senin. Kanseri tedavi et, büyük bir ödül kazanırsın. Buruşmaz çoraplar üretirsen hiç ödülün olmayabilir de. Ödülleri dağıtacak ortada bir kimse olmadığı gibi, hiç kimse de tüketicilerin üreticilere ve ye­nilikçilere ne istediklerini söyledikleri bir kâr ve fiyat sistemi tasarlamış değildir.”

“Pekâlâ, şâyet hiç kimse tasarımını yapmamış­sa, bu sistem nereden geldi?”

“Doğdu. Fışkırdı. İşe yaradığı için de, onu ken­di hâline bıraktığımız sürece yerinde duracaktır. Kendi kendini üreten ve kendi kendini sürdüren bir sistemdir bu.”

“Fakat sistemin bir yetkilisi yoksa, sâhibi yok­sa, bir İnovasyon Bakanı yoksa, bir sürü hata ya­pılır.”

“Tabiî. İnsanlar dener ve Korfamdan ayakkabı yapar. Onlar…”

“Korfam nedir?”

“Bir sentetik deri. Mucitler ilkin dilimlenmiş ekmek icat ettiklerini düşünmüşlerdi. Deri ayak­kabıların en büyük iki problemini çözmüşlerdi: Korfam su geçirmiyordu ve asla çizilmiyordu. Korfam ayakkabıları hiçbir zaman boyamanız gerekmiyordu. Korfam, deriden ‘daha iyi’ idi. Ama tüketiciler Korfamı sevmediler. Görünüşü hoşlarına gitmemişti. Deri gibi görünüyordu, fakat bunun aslında bir inek derisinden olmadı­ğını anlayabiliyordunuz. Fazla parlak. Fazla mü­kemmel. Su geçirmez olduğu için de, Korfam ayakkabılar ayaklarınızı terletiyordu.”

“O hâlde Korfam bir israf oldu çıktı.”

“Evet. Ama bu hata düzeltildi. Korfam tüketi­ci piyasasından hemen çekiliverdi, her ne kadar anladığım kadarıyla askeriyede hâlâ popüler olsa da. Onu icat eden zeki insanlar, omuz silkip daha iyi bir şey bulmaya gayret ettiler.”

“Fakat bu küçük bir hata. Peki, ya yetkili biri olmadığı için yapılan büyük hatalardan ne ha­ber? İş dünyası yalnızca kârını düşündüğü için israf edilen onca kaynağa bak bir de.”

“Örneğin?”

“Arabalara bakalım. Neden arabalar daha uzun yol yapamıyor?”

“Ne kadar yol yapmaları lâzım?”

“Araba imâlâtçıları bir litre yakıtla yüz kilo­metre yapmalarını sağlayan bir yol kolayca bu­labilirler.”

“Litre başına iki yüz kilometre daha iyi olmaz mı?”

“Tabiî.”

“Emin misin?”

“Daha az yakıt kullanmak daha çok kullan­maktan her zaman daha iyidir.”

“Bu doğru olsaydı, o zaman arabaları yasakla­mak gerekirdi. Bu daha az yakıt kullanmayı ga­rantilerdi. Hayat değiş tokuşlarla doludur. Şâyet araba yapımcılarını daha uzun yol yapan araba yapmaya zorlarsak, o zaman kullanması tehlikeli daha hafif arabalarımız olur. Araba yapımcılarını

ağırlığı aynen korumaya zorlarsak, araba yapım­cılarının daha az alüminyum veya çelik kullanan daha hafif arabalar yapma müşevvikini ortadan kaldırmış oluruz. Gerçekten istediğimiz şey ise, araba yapımcılarının sâdece 'buna değeceği za­man' daha yakıttan tasarruf eden arabalar yap­ması.”

“Ama buna her zaman değer, öyle değil mi?”

“Hayır. Bir araba 1 litre yakıtla 100 kilometre gidebilir, ama bunu üretmenin mâliyeti 200 bin dolar olursa, buna değmez. Kimse bunu almak istemez, çünkü teknolojinin mâliyeti yakıt ta­sarrufunu bastırır. Bir litre yakıtla 100 kilomet­re gidecek bir araba geliştirmek için milyarlar harcamak, eğer bir litre yakıt beş kuruş ise, ya da benzin yerine güneş enerjisi kullanan arabalar yapmanın bir yolu varsa, bir hatadır. O takdirde daha uzun yol giden bir araba yapmak için harca­nacak onca çaba ve zaman boşa gitmiş olacaktır.”

“Tamam, ama bugünün dünyasında, araba yapımcıları ancak insanlar ödemeye razılarsa o zaman daha uzun yol yapacak arabalar yapmak istemektedirler.”

“Aynen.”

“Ama yakıtın fiyatı çok düşük. İnsanlar daha çok yol kat etmenin sağlayacağı tasarrufu dikka­te aldıklarında, buna değmiyor.”

“Kesinlikle.”

“İşte iktisatın sorunu da bu zaten. Her şeyi bir dolar ve sent meselesi yapıyor. Bazı şeyler daha önemlidir.”

“Aynen katılıyorum. Ama senin kafandan ge­çen nedir?”

“Petrolsüz kalmak. Dünyanın kaynaklarını bi­tirmek.”

“İyi ya işte, dolar ve sentin işe yaradığı şey tam da budur. Şâyet petrol kıtlaşırsa, o zaman fiyat yükselecek, bu da insanları daha az petrol kul­lanmaya teşvik edecektir. Petrolün fiyatını göz ardı eder de mühendisleri, metal ve öteki değerli şeyleri yakıt tasarrufuna ayıracak olursanız, ya­kıttan tasarruf eder ama başka kaynakları israf edersiniz. Daha değerli başka kaynakları tüket­mek suretiyle yakıt tasarrufu yaparsınız. Hangisi daha önemli, petrol mü, alüminyum mu?”

Ramon bir an için düşündü.

“Emin değilim. Her ikisi de önemli. Her ikisi de tükenir cinsten.”

“O hâlde hangisi için daha fazla kaynak harca­malıyız? Daha çok kilometre yapan arabalar mı, daha ince meşrubat kutuları mı?”

“Daha çok kilometre.”

“Ya daha ince meşrubat kutuları milyonlarca ton alüminyum tasarruf ettirirken, daha çok ki­lometre sâdece birkaç litre yakıt tasarruf ettirirse ne olacak?”

“Tamam. Cevaplarken fazla acele ettim. Duru­ma bağlı, demeliydim.”

“Peki neye bağlı?”

“Daha çok alüminyum mu, daha çok petrol mü tasarruf edeceğinize bağlı.”

“Fakat alüminyumu petrol ile nasıl karşılaştı­racaksın? Biri diğerine göre ne kadar eder? Buna nasıl karar vereceksin? Tartacak mısın?”

“Hayır, yapmayın canım. Bir milyon varil pet­rol tasarruf etmek bir ton alüminyumdan daha iyidir. Bir milyon ton alüminyum tasarruf etmek bir varil petrolden iyidir.”

“Emin misin?”

“Evet.”

“Ya bir milyon varil petrol tasarruf etmek dün

yanın en iyi bir milyon mühendisinin on yılını alırken, ortalama bir mühendisin bir saatiyle bir ton alüminyum tasarruf etmek mümkünse?”

“Tamam. Mühendis sayısı ve bunların niteliği­ni sâbit kabûl edelim. Bin mühendis kullanarak yapılacak bir milyon varillik petrol tasarrufu, eğer aynı sayıda mühendisle bir ton alüminyum tasarruf edilecekse, daha iyidir.”

“Emin misin?”

“Neden bu bir tuzak sorusu gibi duruyor?”

“Öyle de ondan. Her ne kadar, aynı sayıda mü­hendis kullanan bir milyon varil petrol ile bir ton alüminyum arasında bir tercih yapmış olsanız bile, bir milyon varil petroldense bir ton alümin­yum tasarruf etmek isteyebilirsin.”

“Yok artık,” dedi Ramon gülümseyerek. “Bu nasıl mümkün olabilir?”

“Çünkü bunun yerine, o mühendisleri güneş enerjisiyle çalışacak bir araba geliştirmeye has­rederek daha iyi olabiliriz. O zaman petrolden tasarrufun hiçbir değeri kalmaz. Yahut da bir milyon ton alüminyum tasarrufu sağlayacak bir yol bulmuş olsak, buna değmeyebilir, çünkü alü­minyum yerine plastik meşrubat şişeleri icat etmiş olabiliriz. Ortaya çıkan ve yeni bir şeyin kaç para ettiğinin hesabını değiştiren bütün bu ye­niliklerin üstesinden nasıl geleceksin? Alümin­yum tasarrufu petrol tasarrufuna kıyasla daha nitelikli mühendisler gerektirirse? Birisi kolay petrol çıkarılan devasa bir yeni petrol rezervi keşfederse? İşte sâhibi olmayan inovasyon şovu, fiyatları ve kârları kullanarak bütün bu şeyleri otomatikman dikkate alıyor. Alüminyum kıtlaş­tıkça, fiyatı artar ve alüminyum tasarruf etmeyi daha kârlı yapar. Daha ince metal kutu yapmak için ihtiyaç duyduğunuz mühendisler daha pa­halı ise, bu, şişeleme şirketine daha çok paraya malolacaktır, bu da alüminyum tasarruf etmeyi daha az cazip kılacaktır. Eğer birisi plastik bir şişe yapmanın bir yolunu bulursa, alüminyuma olan talep azalır, bu da alüminyumun fiyatını dü­şürür ve aynen beklendiği gibi alüminyum tasar­ruf etmeyi daha az cazip hâle getirir. Ekonomide olup biten bütün bu değişimleri hiçbir Teknoloji Bakanı’nın tahmin edebilmesine imkân yoktur. Bir milyon bilgisayarı da olsa, hiç bir İnovasyon Çarı bilge kararlar verebilmenin gerektirdiği bil­giye tamamen hâkim olamaz. Binlerce çiçeğin açmasına ve deneme yanılma yoluyla aralarından en iyi alternatiflerin yükselmesine olanak tanımak, daha iyidir.”

“Deneme yanılma akla tesadüfîliği getiriyor.”

“Tesadüf değil. Mükemmelen plânlanmış değil, o kadar. Genetik mutasyon tesadüfîdir. Doğal seleksiyon iyi değişiklikleri kabûl edip kötüleri reddediyor. İktisadî evrim ise tesadüfî değildir. Ürünlerdeki değişim rastlantısal değil­dir. Bilgi ve inovasyon, insanların ne istediğini ve piyasada neyin hayatta kalacağını tahmin etme­ye çalışan girişimcilerden gelir. Bu onu biyolojik evrimden daha odaklanmış bir evrim yapar. Sâ­dece hayatta kalmaz, aynı zamanda ilerleme de kaydedersiniz. Ama yeni işlerin çoğu başarısız olur. Bazılarının başarısızlığı, kötü icra edilmele­rindendir. Bazıları başarısız olurlar, çünkü kuru­cular ve yatırımcılar tüketicileri yanlış okumuş­lardır veya rekabet kimsenin beklemediği bir şeyler yapmıştır. Herhangi bir insan zihni veya insan zihinleri ekibi bütün bir sistemi nasıl orga­nize edebilir? Herhangi bir insan zihni veya in­san zihinleri ekibi neyin iyileşme olduğuna nasıl karar verebilir? Fiyatların ve kârların kaynakları en kıymetli oldukları alanlara yönlendirmeleri­ne imkân tanımak daha iyidir.”

...

 

Her Şeyin Bedeli, Russell D. Roberts, 2023, Liman Kitapları, Ankara, ss 225-236.

Kitaba ulaşmak için: Her Şeyin Bedeli

Kapat