Belleğin Jeopolitiği – Zaferler, Travmalar ve Dünya Siyaseti başlıklı araştırma çalışması, dünyanın farklı coğrafyalarından geniş bir vaka yelpazesi üzerinden, zaferlerin ve travmaların dünya siyasetinde nasıl üretildiğini, yeniden üretildiğini ve kolektif bellekte nasıl araçsallaştırıldığını incelemektedir.
Erhan Büyükakıncı, devrimlerin kurucu mitoslarından imparatorlukların çöküş travmalarına, askerî darbelerin meşrulaştırma söylemlerinden diaspora topluluklarının sürgün belleğine, soykırımların "bir daha asla olmasın" çığlığından ve tanıma siyasetinden askerî zaferlerin kahramanlık anlatılarına ve ekonomik başarı hikâyelerinin ulusal gurur söylemine uzanan geniş bir yelpazede, Rusya'dan Çin'e, Hindistan'dan Nijerya'ya, Venezuela'dan Singapur'a, Güney Afrika'dan Güney Kore'ye, Batı dünyasının farklı imparatorluk deneyimlerine kadar geniş bir coğrafyayı taramaktadır. Her vaka, aynı temel soruyu yeni bir bağlamda yeniden sormaktadır: Bu tarihsel olayları analojik olarak kimler yönlendirdi, bu olayların yükünü gerçekte kimler taşıdı ve bu olaylar hangi siyasî projeler kapsamında nasıl araçsallaştırıldı?
Siyasal psikoloji, kolektif bellek kuramı ve tarih felsefesini analojik bir çerçevede bir araya getiren bu çalışma, zaferin belleğinin bireyi ve lideri yücelten, travmanın belleğinin ise topluluğu ve direnişi öne çıkaran asimetrik doğasını ortaya koyar. Ancak kitabın asıl iddiası daha da radikaldir: Tarihin hiçbir anlamı sabit değildir; aynı olay, farklı milletlerin, farklı rejimlerin ve farklı kuşakların elinde birbirine tamamen zıt anlamlara bürünebilir. Bir imparatorluğun çöküşü bir halk için kurtuluş, bir diğeri için yas günü olabilir. Bir askerî darbe bir kesim için toplumsal düzenin yeniden tesisi, bir başkası için kolektif bellekte travmanın başlangıç noktasıdır. Bu kitap, söz konusu çelişkili hatırlama biçimlerinin nasıl yan yana ve çoğu zaman aynı toprak üzerinde var olabildiğini gösterir.
Bu çok katmanlı ve çoğu zaman çelişkili hatırlama sürecinin özünde, edebiyatın çoktan sezdiği bir gerçek yatar. Lev Tolstoy, başyapıtı Savaş ve Barış'ın sonunda çarların tarihin öznesi değil kölesi olduğunu, gerçek gücün halkların adsız ve kolektif iradesinde saklı olduğunu yazmıştı. Ama aynı roman bize şunu da gösterir: Bugün bir halkın "kendiliğinden" ve "otantik" sandığı bir kimlik duygusu bile yarın birbirini dışlayan siyasî rejimlerce farklı amaçlarla yeniden sahiplenilebilir ya da üretilebilir. Nobelli yazar Annie Ernaux ise bir bireyin ömrü için, bir gün her şeyin; beşikten son yatağa kadar biriktirilen bütün sözcüklerin, imgelerin, adların sessizce silineceğini yazmıştı. Belleğin Jeopolitiği, işte bu silinme korkusunun ya da yeniden okuma çabasının milletlerin belleğinde nasıl bir siyasi mücadele alanına dönüştüğünü sorgular. Çünkü her analojik düşünmede aynı zamanda bir unutma ya da kurgulama vardır; her unutma ya da kurgulama ise aslında siyasal bir tercihtir.
Belleğin Jeopolitiği – Zaferler, Travmalar ve Dünya Siyaseti başlıklı araştırma çalışması, dünyanın farklı coğrafyalarından geniş bir vaka yelpazesi üzerinden, zaferlerin ve travmaların dünya siyasetinde nasıl üretildiğini, yeniden üretildiğini ve kolektif bellekte nasıl araçsallaştırıldığını incelemektedir.
Erhan Büyükakıncı, devrimlerin kurucu mitoslarından imparatorlukların çöküş travmalarına, askerî darbelerin meşrulaştırma söylemlerinden diaspora topluluklarının sürgün belleğine, soykırımların "bir daha asla olmasın" çığlığından ve tanıma siyasetinden askerî zaferlerin kahramanlık anlatılarına ve ekonomik başarı hikâyelerinin ulusal gurur söylemine uzanan geniş bir yelpazede, Rusya'dan Çin'e, Hindistan'dan Nijerya'ya, Venezuela'dan Singapur'a, Güney Afrika'dan Güney Kore'ye, Batı dünyasının farklı imparatorluk deneyimlerine kadar geniş bir coğrafyayı taramaktadır. Her vaka, aynı temel soruyu yeni bir bağlamda yeniden sormaktadır: Bu tarihsel olayları analojik olarak kimler yönlendirdi, bu olayların yükünü gerçekte kimler taşıdı ve bu olaylar hangi siyasî projeler kapsamında nasıl araçsallaştırıldı?
Siyasal psikoloji, kolektif bellek kuramı ve tarih felsefesini analojik bir çerçevede bir araya getiren bu çalışma, zaferin belleğinin bireyi ve lideri yücelten, travmanın belleğinin ise topluluğu ve direnişi öne çıkaran asimetrik doğasını ortaya koyar. Ancak kitabın asıl iddiası daha da radikaldir: Tarihin hiçbir anlamı sabit değildir; aynı olay, farklı milletlerin, farklı rejimlerin ve farklı kuşakların elinde birbirine tamamen zıt anlamlara bürünebilir. Bir imparatorluğun çöküşü bir halk için kurtuluş, bir diğeri için yas günü olabilir. Bir askerî darbe bir kesim için toplumsal düzenin yeniden tesisi, bir başkası için kolektif bellekte travmanın başlangıç noktasıdır. Bu kitap, söz konusu çelişkili hatırlama biçimlerinin nasıl yan yana ve çoğu zaman aynı toprak üzerinde var olabildiğini gösterir.
Bu çok katmanlı ve çoğu zaman çelişkili hatırlama sürecinin özünde, edebiyatın çoktan sezdiği bir gerçek yatar. Lev Tolstoy, başyapıtı Savaş ve Barış'ın sonunda çarların tarihin öznesi değil kölesi olduğunu, gerçek gücün halkların adsız ve kolektif iradesinde saklı olduğunu yazmıştı. Ama aynı roman bize şunu da gösterir: Bugün bir halkın "kendiliğinden" ve "otantik" sandığı bir kimlik duygusu bile yarın birbirini dışlayan siyasî rejimlerce farklı amaçlarla yeniden sahiplenilebilir ya da üretilebilir. Nobelli yazar Annie Ernaux ise bir bireyin ömrü için, bir gün her şeyin; beşikten son yatağa kadar biriktirilen bütün sözcüklerin, imgelerin, adların sessizce silineceğini yazmıştı. Belleğin Jeopolitiği, işte bu silinme korkusunun ya da yeniden okuma çabasının milletlerin belleğinde nasıl bir siyasi mücadele alanına dönüştüğünü sorgular. Çünkü her analojik düşünmede aynı zamanda bir unutma ya da kurgulama vardır; her unutma ya da kurgulama ise aslında siyasal bir tercihtir.